


Ahmet Rasim
Onu son defa Bursa vapurunda görmüştüm. Elini öptüm. Yanında oğlu vardı. Pek az şey konuştuk. Adeta hiç bir şey. Gözleri dalgındı. Belki o zamandanberi meçhuller âlemine bakmağa başlamıştı bile. Sisler içinde idi. Bütün sevgimi kendisine hissetirmeğe çalışarak, yüzüne uzun uzun baktım. Sonra elini tekrar öperek ayrıldım. Zavallı Agâh, ona âşıktı. Bu rast gelişimi ve bendeki hazin tesirini anlattım, tekrar onu andık ve hadise itibarile zengin hayatının parçalarını hatırlıyarak, onu ziyaret için evvelce verdiğimiz kararı tazeledik. Fakat, hayat bu. Olmadı. Gidemedik. Evvela Agâh. sonra ustası, ustamız, aramızdan çekildiler. Abdullah Zühtü, Hasan Bedrettin, Mahmut Sadık, Münür, Agâh. Ahmet Rasim… Yaş farklanna rağmen aynı mektebin hocalan ve talebesi. Bilseniz, bu yurda ve bu işe ne emekleri vardır! Ne diyorum bilmez misiniz hiç!
Şimdi, önümde. Ahmet Rasim’in «Şehir mektuptan» duruyor.
Öz Türkçe mi istiyorsunuz? Öz Türk neş’eti re zarafeti mi istiyorsunuz? Kıvrak, zeki, hisli, titrek, candan bir üslûp mu istiyordunuz? O Osmanlıca devrinde o yüksek burjuvazi veya saray devrinde halk dili mi istiyorsunuz? «Şehir mektupları» nın her parçası bunları veriyor. Biraz okuyalım:§ Nasıl? Kahvede peyke üstünde iskemlede yan gelerek, çubuğu sigarayi tellendirerek, nargileyi kurarak, fincanları höpürterek, düştü mü düşmedi mi, düştü, yarın havaya, filân gün denize, sonra toprağa düşecek. Artık bahar geldi, kömür kaça çıkarsa çıksın diye keh keh, peh peh, öksüre aksıra kömürcü ile alay eder misiniz? Herifi az kaldı cemre illetine uğratacaktınız. İşte düştü. Beyaz beyaz! Yağ bakalım! Yağ mübarek! Titreyin bakalım! Bravo karayel? Mahsulün ne büyük imiş! Es! Es! Kömürcü havası bu!
§ Muhsin Beyi tanır mısınız? Şuvyakında hiç gördüğünüz var mı? Acaba nerededir? Kuşdili’nde mi? Yeldeğirmeni’nde mi? Moda’ya çıkıyor mu? Yoksa Kalamış’tan süzülerek gece saat bilmem kaça kadar Fener’de mi parlatıyor? Ada’yı pek sever. Baharı Şişli’de geçirir. Tenezzühü lâtiftir. Kalender’e bayılır. Sarıyer’den pek hazzetmez. Fındıksuyu’nda kurdunu kırar. Kestanesuyu’na telveden azma kahve nazar ile bakar. Kızılcıksuyu’na dayanamaz. Büyükdere onun ne şinaver havaperest olduğunu ihtar eder. Tarabya’da en şık İngiliz centilmenini andırır, köyde eski zamanlarını yâdederek baht ve nasibin insanı hırpalıya hırpalıya ezdiğini lisanı hal ile anlatır. Beykoz’a güvenir. Paşabahçe’sinde gezer. Çubuklu’da keyif çatar. Koru’da bülbül gibi öter. Mirgün’de şıklığa üzenir. Kederinden ağladığı zaman Şeytanakıntısını bastırır. Kavak’ta çakar. İncirköyü’nde küfeye biner. Bitap Göksu’ya düşer, artık Kandilli karargâhıdır.§ Hatırıma bizim Muhsin’in bir sergüzeşti geldi. Bir gün meşhur İştayn’dan bir kat ruba alır. Perükâr İstemat’a uğrar. Tuvaletini yapar. Bastona dayana dayan Galata’ya geçer. Karaköy’de tramvayların durduğu yerde ahbaplarından birile konuşurken kolunu bir şeyin kemirmekte olduğunu hisseder. Bir de ne baksın? İri bir ağız, rubasını yiyecek. Derhal kendini karşı kaldırıma atar. Meğer tramvay beygiri, açlıktan, İştayn’dan aldığı ottan yapılma rubasının kokusunu almış imiş!
Cumhuriyet Gazetesi, 23 Eylül 1932
Bu eser bütün bir devrin hicviyesidir. Bir “Satyre de moers”tir, baştan başa heyecandır ve her parçasının, her satırının ve kelimesinin içinden yıldırım gibi kuvvetli bir his cereyanı geçer: Hâlâ okunabilir, sevilebilir, hâlâ tazedir ve yeni pişmiş gibi düraanı üstündedir, yeni yaratılmış gibi üstünde Ahmet Rasim’in bütün ruhu tüter. Fakat bu milyonlarca satır yazmış insanı dört cümle ile anlamak kabil mi? Onun için büyük ciltler lâzım. Bunu olsun ihmal etmiyelim: Kitap, âbide, heykel, ihtifal… O her şeye lâyıktır. Büyük muharrirdi. Fakat bunu söylemek için gene geciktik. Gene tamir kabul etmiyecek kadar.
PEYAMİ SAFA
